9 Nisan 2013 Salı

SEN “BİR PİSLİK”



Gökyüzüne doğru açtı kollarını biçare adam.
Yüzüne düşen damlaları intikam almak istercesine ardı sıra fakat acıtmadan geliyordu. Zaten hep öyle gelirlerdi. İntikam almak istercesine fakat acıtmadan… Dokunarak ruhuna ancak bir parça kopartarak kalbinden, işleyerek iliklerine ancak hissettirmeden teninde ve damarlarından süzülerek… Hep öyle gelirlerdi işte. Gideceklerini haykıra haykıra, sessizce ve gizlice gelirlerdi… Öyle bir gelirler ki sen “bir pislik” anlamazsın o gelişleri, hissedemezsin nefeslerini, duyamazsın seslerini ve göremezsin o muhteşem bedenlerinin etrafa saçtığı parıltıyı. İçine gömüldüğün o melankolik düşünceler mi kör etti seni? Ya da hiçbir zaman bulamayacağın o destansı aşkın imkânsızlığı mı? Her gün bir adım yaklaştığın ölümün korkusu mu yoksa uzaklaştığın hayallerinin gölgesi mi? Neydi seni kör eden böylesine? Terk edip giderlerken görmezlikten geldiğin o gurur bilmem nesi sarmasın bedenini. Bırak benliğin akıtsın gözyaşlarınla günahını ve serpsin içine bir damla su… Ama sen “bir pislik”, ağlamayı ne de çok severdin. Güneşli bir günde gökyüzüne ağlar, yağmurlu bir günde yağmur damlalarına, rüzgârın öfkesine, denizin o sert tokadına, sineğin uçuşuna, bir bebeğin düşüşüne ve daha ne denli amaçsız hikâyelere ağlardın. Sanırdın ki ağladıkça çözüme kavuşacak bu bilmece, gecenin rengi daha bir berrak gündüz ise daha bir parlak olacak… Ağlamayı kendine amaç, hayatı araç edinirken düşünmedin mi kendini? Dibine kadar batarken bir damla bile süzülmedi mi gözlerinden? Hatayı başkasında ararken dönüp bakmadın mı o eski kırık aynana? Sıvası dökülmüş dört duvarının arasında gıcırdayan sandalyen hatırlatmadı mı sana yaptıklarını? Hiçbir zaman selam vermeyen komşuların düşündürmedi mi seni? Sen “bir pislik”, hak etmedin mi tüm bunları? Yapmak isteyip de yapamadıklarını düşündün yapabileceklerini tartmadan. Ani bir kararla kaleleri yıktın. Kendi elinle kurduğun o mükemmel(!) hayatı yine kendi elinle yerle bir ettin. Sırtını döndün ani bir öfkeyle mutluluğuna belki en yakınında… Bir kapı arkasına bıraktın son çaresinin sen olacağını düşünmeden. Ve sen “bir pislik” ne yaptın ki ne bekledin hayattan? Akıttığın iki damla gözyaşlarını kendine kalkan edindin. Oysa ne bir değerin vardı ne de bir ederin… Derme çatma hayallerin vardı hiçbir zaman tutunamayacağın, bir de taştan kalbin. Ne sevmeyi bildin ne de sevilmeyi. O iğne deliğinden baktığın hayatın büyük bir buhranın yansıması, hazin bir hüsranın kırıntısı olduğunu göremedin… İşte şimdi ellerini açtığın o gökyüzü bile nefretini kusuyor üzerine. O bile gitmek istiyor, geceyi sabah etmeden… Çünkü sen “bir pislik” tek başına geldiğin bu dünyadan bir iz bile bırakmadan gitmeliydin. Sen ne yaz saatiydin, ne de kış… Ne ilerideydin ne de geride… Sağın solun yoktu senin. Duyguların plastik, kalbin ise buzdandı; hemen eriyiverdi. Kim olduğunu sorgulamadın bile! Ama yine de var oldun sen “bir pislik”.

1 yorum:

Tuxedo dedi ki...

Kendimi tam 'bir pislik' gibi hissettim!