17 Ağustos 2014 Pazar

Bir 17 Ağustos Hikayesi



Ağustos'un çirkin çocuğu on yedisi...

Sıcak bir Ağustos gecesi, saat henüz fark edilmeyecek kadar önemsiz bir andı yankılanan seslere gözlerini açtığında küçük kız. Yaşı henüz sekiz, korkunun sadece gece anlatılan masallarda olduğuna inandığı bir dönemdi. Ölüm, komşuların başına gelen trajik ama etkileyici bir kavramken, ölüm sebebi için uzun yıllar yaşamak gerekir diye düşünürdü hep. Yattığı oda çoktan mutfak olup tüm geçmişi örtmüştü ancak hatıralara gem vurulamıyordu. Bir birine bakan iki yatağa sığdırılmış iki küçük bedendi gürültüye uyananlar. Önce şiddetli bir ses açtırdı gözleri, ardından sallanan yatak, sallanan duvarlar, sallanan dünya... Evden gelen seslerin ne olduğunu bilmiyordu. Karşı yatakta yatan oğlan çocuğuna seslendi "abi" diye. Abisi dedi yürekli bir sesle "efendim." Sesler çoğalıyor, duyduklarından daha fazlasına dönüşüyordu gecenin üçünde. "Bu sesler ne?" diye sordu küçük kız. Belli ki anlamamıştı ancak korkuyordu. Abisi güçlü, abisi yürekli, belki de her şeyin farkında... "Lambalar" dedi önce, "lambalar düşüyor." Durduk yere lamba düşmezdi diye düşündü kız ancak cevabı bilmiyordu, nedenini kestiremiyordu. Sormak istese de soramıyordu. Gürültü yoğun, sallantı bitse de yeniden hareketlenmeler devam ediyordu. "Korkuyorsan gel" diyebildi abisi küçük kızın. Kız kalktı, abi kalktı yattıkları yataktan. Hava sıcak, hava kasvetliydi. İnsanı ölüme yaklaştıran bir hava buram buram korku kokuyordu. Karanlığın ortasında buluştu iki çift minik eller. Öylece oturup geçmesini beklediler konuşmadan. Odalarının kapılarını bir süre açan olmadı. Bina tüm görkemiyle sallansa da yıkılmadı. Anne ve babasının dışarıda bir yerlerde onları fark edecekleri anı beklediler. Küçük kız korkmuyordu artık. Tuttuğu eller ona güç veriyor ve ömrünün sonuna kadar bırakmak istemiyordu. Biraz sonra bir adamın sesi duyuldu kapının ardından. Kapı eski, beyaz ve tahtadandı. Adam kapıyı zorluyor, kapı açılmıyor, adam bağırıyor, kapı açılmıyordu. Lanet olasıca bir ütü masası, uğraşılsa girmez kapı kolunun arasına... Kapının kolu bir işe yaramıyordu artık. Adamın sesi iki küçük çocuğun ismiyle çarpıyordu rengini hatırlamadığım duvarlara. Sonrası tamamen karanlık bir an, kapı açıldı aniden. Önde küçük kız arkada abisi devrilen vitrinin camlarına basarak çıktılar demir kapıdan. Camlar ayağını kesmedi küçük kızın. Anlık bir düşünceyle öldüğünü sandı çünkü bu cam kırıklarıydı. Cam kırığı dediğin insanı keser, canını acıtır, yarayı kanatırdı ancak hiçbiri olmadı. Diz kapağının hemen altını çarptı vitrinin kırılmış tahtasına. İşte o an bir acı hissetti bedeninde. Acı bedeninden çıkıp hatıralarına kazındı. Sokağa çıkmak belki de daha acı verici olacaktı. İnsanların çaresiz çığlıkları göz yaşlarına, göz yaşları yitip gidenlere dönüşüyordu. Sesler çoğalıyor, çoğalıyor, çoğalıyordu. Belki bir gün durur, belki bir gün silinir gider diye bekliyordu küçük kız. Ancak hatıralar namussuz bir düzenbaz gibi gitmemeye yemin etmişti. Oysa o gün giden binlercesinin ne de çok yemini, ne de çok hayali vardı gerçekleşsin diye. Belki de gülen gözleri vardı ertesi gün uyanırım diye...


Küçük kız hiç unutmadı Ağustos'un çirkin çocuğu on yedisini. Aklının bir köşesinde saklandı tüm hatıralar, tüm yaşanılanlar... Gördüğü her bir görüntüydü belki de onu böylesine çaresiz kılan. Kimseye sesine duyuramayan onlarca insandı beynine saplanan. Fotoğraflarda kalan Gönül'leri, Zeynep'leri, Ersin'leri, Zinnet'leri, Mustafa'ları ve daha bir çoğunu unutmamıştı, unutumazdı...  

1 yorum:

Adsız dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.